İNSANLAR NELERLE İMTİHAN EDİLİRLER?

Dünya hayatı, her insanın, asıl ve sonsuz ahiret yurduna ulaşmadan önce imtihan olduğu geçici bir mekandır. Her insanın fıtratına uygun olarak yaratılan imtihanların bir amacı, insanı imani anlamda olgunlaştırmak, onu sonsuz ahiret hayatına hazırlamaktır.

İnananların dünyada yaşadıkları imtihan konularının neler olabileceği ve bunlar esnasında gösterdikleri güzel tavır Kuran'da şu şekilde tarif edilmiştir:

“Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: "Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz." Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır.” (Bakara Suresi, 155-157)

ZENGİNLİKLE İMTİHAN


İnsan bolluk, zenginlik ve çok büyük nimetler içindeyken de Allah'ın razı olacağı umulan güzel ahlakı gösterip göstermediğiyle denenir. Çünkü bolluk dünyanın geçici süslerine dalan insan için bir deneme, Allah'ı ve ahireti unutturup yanıltan bir etken olabilir. Ama imanlı bir insan ne kadar büyük nimetler içinde olursa olsun asla Allah'a karşı nankörlük etmez. "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbim'i zikretmekten dolayı tercih ettim." (Sad Suresi, 32) ayetinde haber verildiği üzere zenginliği yalnızca Allah rızası için isteyen Hz. Süleyman bu konuda verilecek en güzel örneklerden biridir.

 

İNKARCILARIN BASKISIYLA,TUZAK VE ZULÜMLERİYLE İMTİHAN


İnkarcıların hayrı engellemek için yaptıkları zorbalıklar, müminler için birer imtihandırlar. Mümin, “... sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız emirlere olan azimdendir.” (Al-i İmran Suresi,186) ayetinin hükmü gereği, bunların hepsinin imtihanın bir parçası olduğunu bilir ve bunlara sabır göstermenin güzelliklere açılan bir yol olduğunu unutmaz.

HASTALIKLA İMTİHAN



Yaşamının sadece dünya hayatıyla sınırlı olduğunu düşünen kimseler hastalanmaktan da şiddetle korkar ve hayatları boyunca bu tedirginlik içinde yaşarlar. Hastalığın sebeplerinin Allah’tan bağımsız geliştiğini düşünürler. Bu nedenle de tüm hastalıkları, hepsiyle ayrı ayrı mücadele edilmesi gereken korku odakları olarak görürler.

Bu mantıktaki insanlar için hastalık, herşeyden önce dünyadan mahrum kalmak demektir. Sıradan bir rahatsızlık bile onları günlük yaşantılarından alıkoyacak ve böylece zaten kısa olan ömürlerinden bir kısmını boşa geçirmiş olacaklardır. Ayrıca bu bakış açısına göre hastalıklar, daha çok para kazanmalarını, gezmelerini, yemelerini, içmelerini kısacası herşeylerini kısıtlayacaktır. Buna karşılık müminlerin hastalığa olan bakış açıları bu mantıktaki insanlarla taban tabana zıttır.

Öncelikle müminler dünya hayatının bir gün, bir şekilde, mutlaka son bulacağının çok iyi farkındadırlar. Bu nedenle, hastalıktan kaçsalar da yaşlılığın getirdiği acizliğe yakalanacaklarını bilirler. Bununla birlikte, bir virüsün veya bir bakterinin Allah’ın izni olmadan kimseye zarar veremeyeceğini de unutmazlar. Hastalandıklarında bunu Allah’ın yarattığını ve dolayısıyla da kendileri için pek çok hayır içerdiğini düşünürler. Kadere olan teslimiyetlerinden ötürü hastalık korkusu gibi bir sıkıntıyı hiçbir zaman yaşamazlar. Elbette ki hastalanmamak ve sağlıklarını korumak için imkanlarını sonuna kadar kullanırlar; ancak buna rağmen bir hastalığa yakalanırlarsa, ayette de belirtildiği gibi bu duruma sabrederler:

“... Zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler. İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır.” (Bakara Suresi, 177)
Mümin, hastalığın Allah'tan gelen bir deneme olduğunun bilincindedir. Kendisine isabet eden ağır hastalıkta, bunun Allah'tan gelen bir imtihan olduğunun farkına varan ve yardımı yalnızca Allah'tan dileyip tevekküllü tavrını koruyan Hz. Eyüp bu konuda çok güzel bir örnek teşkil eder. Ayrıca şiddetli bir hastalık, kamil bir imana sahip olmayan insanın çabuk yılgınlık gösterebileceği ya da manevi zaaflarını ortaya çıkarabilen bir durumdur. Ancak bu zaafının farkına varan kişi, samimi iman sahibi ise hemen bunu telafi yoluna gider. Böylece hastalık onun hatasını fark etmesine yol açtığı için bir güzellik halini alır.

FAKİRLİK VE AÇLIK KORKUSUYLA İMTİHAN



‘Fakir düşme korkusu’, Allah’a ve ahiretin varlığını inkar eden (Allah’ı tenzih ederiz) veya tam anlamıyla iman etmeyen insanların hemen hemen tümüne hakim olan en büyük endişelerden biridir. Böyle bir toplumda son derece zengin olan, hayatlarının sonuna kadar fazlasıyla yetecek para ve mal varlığı olanlar bile kendilerini bu korkudan kurtaramazlar. Bu korkularından dolayı da cimrilik denilen hastalığa yakalanırlar. Tedbirli olma adı altında paralarını harcamayıp bir kenarda saklamayı yeğlerler. Bunun sonucunda imkanları olduğu halde kendilerine zulmedip zorluk ve sıkıntı içinde yaşarlar.

Gerek fakirlik korkusu, gerekse bunun yol açtığı cimrilik, bu insanların Allah’a güvenmeyip şeytanın telkinlerine kapılmalarından kaynaklanmaktadır. Kuran’da insanlar böyle bir korku duymamaları konusunda uyarılmışlardır:

“Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.” (Bakara Suresi, 268)

Samimi olarak iman eden kişi, kendisini rızıklandıranın, sahip olduğu varlığı kendisine verenin mülkün tek sahibi olan Yüce Allah olduğunu bilir. Kendisini yaratan, ona nimet ve bolluk veren Allah’ın fazlının geniş olduğunu ancak dünyadaki imtihanın bir gereği olarak dilediğine bu fazlından verdiğini, dilediğinden ise aldığını hiçbir zaman unutmaz. Rızk endişesi içinde olmaz. Dünya hayatının geçici olduğunu, asıl hayatın ahiret hayatı oluğunu düşünür ve dünyaya hırsla bağlanmaz. Bu nedenle fakirlik endişesi gibi yersiz bir korkuya kapılmaz.

“Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta’dan başkası değildir.” (Ra’d Suresi, 26)

YAŞLILIK KORKUSUYLA İMTİHAN


Her insan gençliğini ve güzelliğini hiçbir zaman kaybetmemeyi arzu eder. Ancak bunun asla mümkün olmadığını da bilir. Er geç yaşlanacağını, bedeninin yıpranacağını, güzelliğinin kaybolacağını bilmek, iman etmeyen bir insan için büyük bir korku kaynağıdır. Yaşlanıp çirkinleşmek ve özellikle de aciz ve muhtaç duruma düşmek bu tür kişileri ciddi şekilde endişeye sevk eder.

Bunun yanı sıra yaşlanma korkusunun altında yatan asıl sebep, kendisine yaşlılığın ölümü ve dünya hayatının sonunu hatırlatmasıdır. Aynaya her baktığında sürenin daha da kısaldığını fark etmek, ahiret hayatına inanmayan bir insan için büyük bir azap sebebidir. Çünkü tüm hayatını, yaşlanacağını ve bir gün öleceğini göz ardı ederek geçirmiştir. Sonunda bu gerçekle yüzyüze gelmekten şiddetle korkar. Oysa yaşlılık, Allah kişinin kaderinde uzun bir süre yaşamasını belirlediyse, insan için kaçınılmaz bir durumdur.

“Allah, sizi bir za’ftan yarattı, sonra (bu) za’fın ardından bir kuvvet kıldı, sonra bu kuvvetin ardından da bir za’f ve yaşlılık verdi. Dilediğini yaratır. O, bilendir, güç yetirendir.” (Rum Suresi, 54)

Ölümü düşünmekten kaçan kimselerin yaşlılara bakış açısı, genellikle onların bu korkularını daha da şiddetlendirir. Çünkü bu tür insanlar, en yakınları olsa bile çoğu zaman yaşlıların bakımını üstlenmek istemezler ve bunu bir zorluk olarak görürler. Kendilerinin de yaşlandıklarında hem yakınları tarafından istenmediklerini, hem de muhtaç konumda olduklarını bilmek, onlarda bir başka korku daha oluşturur. Her an ortada kalma endişesini yaşarlar. İnsanlarda böyle bir korkunun olmasının sebebi ise din ahlakından uzak bireylerden oluşan bir toplumda sevgi, şevkat gibi hislerin körelmesi ve merhametsiz bir yapının hakim olmasıdır. Oysa Allah’a samimi olarak inanan insanlar böyle bir yapıya asla müsaade etmezler. Çünkü yaşlılara iyilikle davranmak onlara merhamet etmek Allah’ın Kuran’da emrettiği bir davranıştır:

“Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.” (İsra Suresi, 23)

Allah’a samimi olarak iman edenler ne yaşlanmaktan, ne aciz ve muhtaç duruma düşmekten ne de yaşlılığın ölümü hatırlatmasından korkarlar. Çünkü bunun dünyayla kıyaslanamayacak güzellikte ve sonsuza dek sürecek olan yeni bir hayatın başlangıcı olduğunu bilirler. Bu nedenle, Allah’ın rızasını ve cennetini kazanmak için güzel davranışlarda bulunur ve Allah’ın merhametini umarak yaşlılığı dasevinçle karşılarlar.


ÖLÜM KORKUSUYLA İMTİHAN


Bazı kimselerin en büyük korkularından biri ise ölüm korkusudur. Ancak ölüm gerçeğini ne yaparlarsa yapsınlar değiştiremezler. Kuran’da ölümden kaçış olmadığı insanlara şöyle hatırlatılmıştır:

“Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile...” (Nisa Suresi, 78)

De ki: “Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)'a döndürüleceksiniz.O da size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma Suresi, 8)

Ayetlerde bildirildiği gibi, ölüm her insan için kaçınılmaz bir sondur. Dünyanın en zengin, en itibarlı, en ünlü, en güzel insanı da mutlaka ölecek ve sahip olduğu bu özelliklerden hiçbiri, ona ahirette bir fayda sağlamayacaktır. Ahirette insanların değerlendirilecekleri tek ölçü ‘takva’ları, diğer bir deyişle Allah’a karşı olan samimi imanları olacaktır.

Bu kişiler her ne kadar bu gerçeği çok iyi bilseler de ölümü mümkün olduğunca göz ardı etmek isterler. Çünkü ölüm onları mallarından, evlatlarından ve dünyaya ait değer verdikleri herşeyden ayıracak ve dünya için harcadıkları emeklerini boşa çıkaracaktır. Ölümden bu derece korkmalarının sebeplerinden bazıları bunlardır. Öyle ki, çoğu zaman “ölüm” kelimesini duymak bile istemezler. Ölüm hatırlatıldığında, bunu konuşmanın gereği olmadığını söyleyerek konuyu kapatmaya çalışırlar. Ancak en yakın dostlarının, akrabalarının birer birer öldüğünü görmeleri unutmak istedikleri bu gerçeği onlara tekrar tekrar hatırlatır. Zaman geçtikçe kurtulamadıkları bu korku daha da artarak devam eder.

Halbuki mümin, ölümün kendisini Allah’a kavuşturacak bir vesile olduğunu bilir. Ölüm, bir son değil, aksine asıl ve sonsuz hayat olan ahirete geçiş için bu gerçeği hiç aklından çıkarmamaya özen gösterir. Kaldı ki ölümü düşünmek, müminin Allah sevgisini ve Allah korkusunu sürekli canlı tutacaktır. Çünkü böylelikle insan, dünya hayatının Allah’ın dilemesiyle her an sona erebileceğinin ve kendisini bir anda Allah’ın huzurunda hesap verirken bulabileceğinin bilinciyle yaşar. Ölümü sürekli olarak tefekkür eden bir insanın Allah’a olan bağlılığı daha da artar. Kuran’da iman edenlerin, canlarının Müslüman olarak alınması için Allah’a dua ettikleri şu ayetle bildirilir:

“...Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür.” (A’raf Suresi, 126)

 

TÜRLÜ KORKULARLA İMTİHAN

Bazı insanlar  gelecek korkusuyla, sevdiklerini kaybetme ya da başarısızlık gibi korkularla imtihan olduklarında herşeyin kaderde olduğunu unutma gafletine düşebilirler. Oysa bunlar, şeytanın kalplere korku salmak için verdiği telkinlerdir.

 

DUYGUSALLIK

Değişen şartlardan ruhen etkilenmek gibi Kuran'a ters düşen her hareket, bilinçaltına yerleşen duygusallık telkininin bir işaretidir. Müminler bunun şeytandan gelen duygusallık telkini olduğunu bilir ve Kuran'a göre davranırlar.

KARAMSARLIK VE ÜMİTSİZLİĞE DÜŞME



Şeytan karamsarlık ve ümitsizlik telkini vererek insanları şevksiz bir ruh haline sürüklemeye çalışabilir ancak iman edenler bunun bir deneme olduğunu bilirler.

VESVESE VE KUŞKULARA KAPILMA

Şeytan gerçekte var olmayan olayları insanların kafalarında sanki varmış gibi gösterir. Kişinin sevilmediği, güvenilmediği, başarısız bulunduğu gibi türlü kuşkulara kapılması bu imtihanlara birer örnektir.

DÜNYA HAYATININ SÜSLERİ


Şeytan kişiyi sonsuz ahiret hayatını düşünmekten alıkoyup dünya hayatına yöneltmek için mal, servet tutkusunu ya da sapkın eğlenceleri süslü göstermeye çalışır. Bu süsler de kişiye birer imtihan oluşturabilirler.

ÖFKE VE KİN DUYMA


Şeytan insanlara öfke ve kin telkini vermeye çalışır. İnsanların işlerinin planladıkları gibi gitmemesi, yakınlarına sinirlenip kızmaları, günlük yaşamın bir parçası olan örneğin trafik sıkışıklığı gibi durumlarda öfkelenip Kuran ahlakına uygun olmayan tavırlar sergilemelerini ister.

İman edenlere karşı kin ya da öfke duymak, gerçekten inanan bir insanın korkup sakınması gereken bir durumdur. Çünkü Allah , Kuran'da müminlerin birbirlerinin velileri olduğunu bildirmiştir. Kişinin, Allah 'ı seven, O'nun rızasını arayan, Kuran ahlakını yaşayan insanlara karşı kin ya da öfke gibi duygular taşıması, imanı kalbine tam olarak yerleştirmemiş olduğunun bir göstergesidir. Böyle bir samimiyetsizlik bu kişinin, imanın huzurunu ve mutluluğunu da gereği gibi yaşamamasına neden olur.

Mümin için bu tip durumlar, “Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlardan bağışlama ile geçenlerdir.” (Al-i İmran Suresi, 134) ayetinin hükmü gereği öfkelerini yendikleri birer imtihan konumundadır.

MÜMİNLERİN ALACAĞI GÜZEL SONUÇ


İmanın getirdiği huzuru yaşamayan bir insanın geleceğe dair taşıdığı bu tür korkular, onun hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu olmasına izin vermez. Mutlu olduğunu düşündüğü zamanlar hep kısıtlı olur. Sürekli olan bir mutluluğu tadamaz. Çünkü aklına korkularıyla ilgili bir düşünce geldiğinde hemen ümitsizliğe kapılır ve hissettiği belirsizlik duygusu onu yıpratır. Öyle ki bu yıpranma onu hem fiziksel hem de psikolojik rahatsızlıklara kadar götürebilir.


Nitekim bir ayette, insanın hissettiği olumsuzlukların kaynağının kendi düşünce ve tavırları olduğu bildirilmektedir:

“Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.” (Yunus Suresi, 44)

Peki geleceğe yönelik tüm bu korkulardan kurtulmanın ve kesintisiz bir mutluluğu yaşamanın yolu nedir?

Daha önce de belirttiğimiz gibi, korkulardan arınmış güzel bir yaşam sürmenin tek yolu ‘Allah’a tevekkül’dür. İnsan ancak tevekküllü olduğu müddetçe huzuru bulabilir. Herşeyin Allah’ın yarattığı kadere uygun işlediğinin güvencesini hisseden bir mümin, hiçbir zaman yaşadıklarını “kötü” olarak değerlendirmez. Hastalık veya fakirlik gibi görünürde olumsuz gibi algılanabilecek olayların ardında hep bir hikmet olduğunu ve sonucunun kendisi için hayırlı olacağını bilir. Bu nedenle yaşanan veya yaşanması muhtemel her türlü olay karşısında son derece sabırlı ve tevekküllü davranmak, bunların karşılığını ahirette en güzeliyle almayı ummak esastır.

En büyük kazanç  hiç şüphesiz, iman edenlerin bu denemeler karşısında gösterdikleri güzel ahlak, cesaret ve metanetin, onların ahiretteki karşılıklarını ve derecelerini artıracak olmasıdır. Allah müminleri Kuran'da şöyle müjdelemiştir:

Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır... (Tevbe Suresi, 111)

...Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)